08 Temmuz 2015

düşünmenin kökeni ve sahte düşünce piyasası üzerine


         “Beğeni ve beğenme tartışılmaz mı diyorsunuz? Oysa bütün hayat beğeni ve beğenme üzerine bir tartışmadır.”

- Friedrich Nietzsche








Üst-insanın öfkesini anlamak ötekiler için her zaman güç olmuştur. Çünkü ötekilerin öfkesi kaçınılmaz bir şekilde ötekilerle ilgilidir ve üst-insanın öfkesini de doğal olarak ben-olmayan’a karşı duyulan tipik içsel çatışmalara ve komplekslere bağlama eğilimi içindedir. Ötekilerde sıkça rastlanan bu doğal eğilimin kökenine inmeden önce üst-insanın bu anlaşılmayan öfkesi üzerine birkaç noktaya değinmeyi uygun buluyorum.


İngilizcede sağduyu anlamına gelen “common sense” deyimini açtığımızda ortak algı, ortak eğilim anlamlarına ulaşırız. Bireysel psikolojide ortak ilgiye ve ortak mantığa karşılık gelen sağduyu, Descartes felsefesinde her insanın ondan eşit derecede pay aldığı ortak değer olarak karşımıza çıkıyor. Bu ortaklığın yalnızca ötekiler âlemine özgü bir mekanizma olduğunu söylersem Nietzsche’nin bana büyük ölçüde katılacağını düşünüyorum. Üst-insanı ötekilerden ayıran temel psikolojik etken, kişisel üstünlük amacının ve bireysel kusursuzluk istencinin tamamen farklı olmasıyla ilgilidir. Bu yüzden de üst-insanı ele alırken ötekilerin toplumsal ilgi mekanizmaları pek işimize yaramayacak. Üst-insanın öfkesi ötekilerden çok daha karmaşık temellere dayanıyor.


Bahsettiğim öfke, bir kabullenememe durumudur. Ötekilerin de kendisi gibi üstün bir sağduyuya sahip olduğunu sanması ve bu varsayımın gerçek hayatta makul bir karşılığını göremediği için yanılgıya dönüşmesiyle başlayan bir kırgınlıkla kendini gösterir. Bu kırgınlık, onun sorgulamasını ötekilere değil de kendi içine yönlendirir. Çünkü onun için amaç ötekiler değil, bizzat kendisidir. Nitekim üst-insan benliği bu sanrı sonrası yanılgı ile doğar ve bu öfke ile parlayarak yükselir. Onun yükselişi, içinde taşıdığı bu ateşten beslenir. Yabancılaşmak onun kanında vardır ve farklı şekillerde vuku bulan sanrıları bu bağlamda engelleyici değil, aksine körükleyici rol üstlenir. Yani üst-insanın öfkesi, ötekilerin zihinsel becerilerinin kendinden daha düşük olmasıyla başlar ve bunun bir sonucu olarak anlamada ve yorumlamada yetersiz kalmalarıyla devam eder.


Bu noktada üst-insanın kendine duyduğu sevgiden de bahsetmek istiyorum. Elbette bu da ötekilerin yanılgıya düştüğü konulardan biri olmuştur. Üst-insan ötekilerin zihninde kendinden nefret eden, hayattan keyif almayan, kendi bencil dünyasında hasetle yaşayan ucube yaratıklar olarak tasvir edilir. Oysa üst-insanın kendine karşı yoğun, bağımsız ve bitmek tükenmek bilmeyen bir sevgisi vardır. Onun duygularında tutkulu, düşüncelerinde coşkulu bir yaşam tarzını benimsemesi bazı toplumsal hallerde canını sıksa da kendi iç kaynaklarıyla bunların üstesinden gelebilir. Aslına bakarsak zaten bu can sıkıcı durumlara da ihtiyacı vardır. Çünkü onun gelişimi, içinde taşıdığı bu sevgi ile öfkenin çatışmasına bağlıdır. Hayatı boyunca birtakım değişimlere yelken açmak durumundadır ve her değişim, kendi içinde yeni ve kökten bir gelişme sürecini tetikler. Unutmamak gerekir ki her insanın özsel gelişimi, mutlaka değişimin görünmeyen kısmında gerçekleşir. Değişim dış koşullara, çocukluk yıllarına ve duygulara bağlı olabilir. Gelişimi göz önünde bulundurursak asıl önemli olan değişimin görünen kısmı değildir. İşte ötekilik duygusunu alt edip üst-insanın gerçek dünyasına ulaşmak, kişinin bu değişime getirdiği yoruma bağlıdır. Yorum önemlidir. Yolun ikiye ayrıldığı noktada gözünü ötekilere dikip kendi içindeki ışığın önünü tıkayanlar üst-insanın tutkulu ve coşkulu yaşamına kendi elleriyle dokudukları kalın perdenin ardından bakacaklardır.


Toplumsal ilgi ve biz duygusunun üst-insandaki karşılığının ötekilerle özdeş olmadığını söylemiştim. Kapitalizmin ve devlet politikalarının biz duygusunu bireyler düzeyinde içselleştirmeye çalışması ve bu konuda büyük ölçüde başarılı olması, bugünkü toplumu ve toplumsal değer yargılarının çeşitliliğini inşa etmiştir. Üretime bağlı piyasa ilişkilerini Marx’ın ya da Rousseau’nun gözünden değil de bireysel psikolojinin temel argümanlarıyla ele almak gerekir. Bu incelemeyi insanın en temel eğilimleri üzerinden dürüstçe yürütürsek daha gerçek ve tarafsız çıkarımlara varılacağını düşünüyorum.


Bahsettiğim toplumsal algı, bireyler arasında “yaygın olan” gibi garip bir şey üretiyor. Bu şey bazen fikir, tanım, yargı veya “hayatın anlamı” olarak karşımıza çıkarken, bazen nesne oluyor ve elden ele dolaşıyor. İşte üst-insanın dünya görüşüne göre asıl ötekileştirme tam da bu şekilde gerçekleşiyor. Ben-olmayan’ın bilinçli olarak ötekileştiğine şahit oluyor ve bunun karşısında üst-insan da kendi kendini ötekileştiriyor. Bu ötekileşme, ‘ötekileştirilene karşı ötekileşme’ olarak kendini gösteriyor. Durum böyle olunca kendi aklının kontrolünü yitiren ötekiler de üst-insanı kendi biz duygusunun dışına yerleştiriyor. Burada bahsettiğim üretim aracı insan aklıdır. Topluma dayatılan düşünme tarzı, insan doğasından sapmış düşünce tarzları üretiyor ve sahte düşünce piyasası üst-insanı öfkelendiriyor. Toplumsal ilgisini yitirerek bir anlamda bu çarpıtılmış düşünce sistemlerinden kendini koruyor. Bu koruma çoğu zaman doğal bir refleksle gerçekleşiyor. Sonuç olarak üst-insan ile ötekiler arasında paylaşmaya değer bir şey kalmıyor. Buna rağmen ötekilerin paylaşma istencinin ısrarla devam etmesi ise başta belirttiğim gibi kişisel üstünlük amacıyla ilgili bir konu.


Şimdi ötekilerin yarattığı bu sahte düşünce piyasasını ve kendi aralarındaki zihinsel üretim ilişkilerini üst-insanın yöntemiyle inceleyelim. Üst-insan ötekilerin düşünceleriyle değil, düşünme biçimleriyle ilgilenir. Yani fikrin ne olduğu yerine nasıl ortaya çıktığını ele alırsak, fikrin doğruluğu üzerine daha tutarlı bir tespitte bulunabiliriz.


Heidegger’in de belirttiği gibi, kişiyi düşünmeye sevk eden birtakım konular vardır ve kişi bu konular çerçevesinde düşünmeye çalışır. İçinde bir problem olduğunu hissettiğimiz konular bizim temel düşünce alanımız olur ve oradaki problem devam ettiği sürece biz o düşünce alanına ihanet edemeyiz. İstesek de o alandan uzaklaşamayız, çünkü alt benliğimiz düşünme eyleminden önce o alana demir atmıştır bile. Anlam dediğimiz şey aslında dolaylı olarak algılamadır. Değerler ve duygular, düşünce nesnelerinin bize ifade ettiği işlenmemiş kavramlar yığınından başka bir şey değildir. Bunlar algı süzgecinden geçerek “anlam” kazanır. Bu anlam, daha sonraki düşünce nesnelerine de şekil vererek zihinde yeni anlamlar doğurmaya devam edecektir. Fikirlerimiz, görüşlerimiz, tercihlerimiz, zevklerimiz ve hatta inançlarımız dahi bu zincirleme yönelimler sonucu zihnimizde yer edinir.


Nedenselliğe dayalı olarak işleyen bu düşünme eyleminin sonunda zihnimiz, elde edilen kavramları rasyonel bir dizgeye oturtur. Dış dünyada algımıza yansıyan herhangi bir fenomen, duyular vasıtasıyla zihnimizde kendine özgü bir imge oluşturur. Bu imge kaçınılmaz bir şekilde her insanda farklı bir duygu uyandıracaktır. Yeryüzünde herhangi iki insan -aynı çocukluk dönemini paylaşsa dahi- özdeş psikolojik etkilere maruz kalmış olamaz. Beş yaşındaki bir çocuğun sokaktaki birkaç saniyelik gözlemlemesi bile onun hayatına gizli bir yön verecek, dolayısıyla duyularından zihnine yansıyan imgeleri farklı duygularla karşılayacak, bunun sonucunda kavramlara farklı anlamlar yükleyecektir. Zihnimizde doğduğumuz andan itibaren çeşitli yansımalarla şekillenen bu anlamlandırma mekanizması, doğal olarak fikirlerimizin ve tercihlerimizin de çeşitliliğini sağlamaktadır. Ne var ki bu yansımaların çoğunun yanılsama olduğu da bir gerçektir.


Bu durumda her türden tartışmanın ve uzlaşmanın sistematiğini de yukarıda en basit haliyle ifade etmeye çalıştığım usavurma yöntemiyle inceleyebiliriz. Birbirine zıt görüşlerin, inançların, beğenilerin ve tercihlerin çatışmasında kaynağa inmek gerekir. Nesneden imgeye, imgeden duygulara ve oradan da anlamlandırmaya varan yolculuğun aşamaları üzerinde durulmalıdır. Bir kişinin herhangi bir görüşü savunurken kullandığı argümanlar, bize o kişi hakkında tutarlı bilgiler vermeye yetmez. Savunduğu şey matematiksel bir veri değildir, zira matematiksel bilgiler savunulmaya veya ikna edilmeye ihtiyaç duyan türden bilgiler değildir; kesindir ve tartışmasızdır. Oysa fikirler, duyguların kaynaklık ettiği, içeriği ve rasyonel bağıntıları kişinin kendi anlamlandırma mekanizmasıyla oluşan ve kesin olmayan türden sanılardır. O halde kişilere ait fikirlerin yol göstericiliğine güvenmek bizi yanlış bilgiye götürecektir. Bunun sonucu olarak da bahsi geçen fikirleri ortaya koyan argümanların da doğruluğundan emin olamayız. Düşüncenin kendisini incelemeden önce özne (düşünen) üzerinde durmalıyız. Neden böyle düşünüyor? Neden bunu tercih ediyor? Neden bunu beğeniyor? Neden buna inanıyor? Bu nedenler bizi söz konusu kişiye ait düşüncenin kaynağına götürecek olsa da bunlardan önce sorulması gereken çok daha büyük bir soru var: İnsan neden belli düşüncelere, belli tercihlere, belli beğenilere ve belli inançlara sahip olmak ister? Daha da önemlisi: Bilgi içermeyen, sadece çocukluk kırıntılarının kavramlaştırılmasıyla oluşan bu sanıları neden başkalarıyla paylaşmak ister? İnsanın özündeki bu onaylanma istencinin kökeninde neler vardır?


Duraklarda, otobüslerde, okullarda, kahvelerde; birden çok insanın olduğu her yerde fikirler havada uçuşuyor. Kalabalığın herhangi bir noktasında durup şöyle birkaç dakikalığına etrafa kulak kabarttığınız zaman çoğunlukla kendinden emin bir şekilde fikir, görüş, beğeni veya inanç tartışması yapan insanların hararetli konuşmalarına denk gelebilirsiniz. Yediden yetmişe herkesin kendince doğruları var ve bu doğruları sanki kendilerinin birer parçasıymış gibi kabul edip çılgınca savunuyorlar. Hiçbir düşünce, dünyadaki tüm insanlar için geçerli veya doğru olamaz. Çünkü düşüncenin anatomisinde izafiyet vardır. Fizikte bile farklı referans sistemlerinden edinilen matematiksel veriler birbirinden farklı olabiliyorken insana ait herhangi bir düşüncenin mutlak olması tamamen olanaksızdır.


Şimdi yukarıda sorduğum soruları cevaplamaya başlayabilirim.

Birden fazla insanın fikirlerinin çatışmasıyla oluşan tartışma ortamlarında bilgiden çok çocukluk travmaları konuşur. Son yıllarda sosyal medya platformları, insanların onaylanma ihtiyacını karşılayacak türden araçlar kullanarak üye sayısını artırmaktadır. İnsanın ben-olmayan’ı küçümseme ve ona karşı argüman geliştirme arzusu, sosyal medya ortamlarına olan ihtiyacın artmasına sebep oluyor. Buralarda kendilerini olduklarından daha büyük ve değerli hissediyorlar. İşte amaç da bu zaten: İnsanların kendilerini kusursuz ve şaşmaz birer otorite gibi hissetmelerini sağlamak. Her istediğini mızmızlanıp ağlayarak elde eden, dolayısıyla toplumsal ilgi mekanizması gelişmeden içi boş büyüyen çocuklar ergenlik yıllarının depresif sancılarını buralarda dindirmeye çalışıyor. Güçsüz olduğu için savaşıp alt edemeyenler vicdandan, dış görünüşünden veya ruhundaki tutarsızlıktan kaynaklı aşağılık kompleksi olanlar maneviyattan ve inanç sistemlerinden, baba parası yiyenler emeğe saygıdan, sözel yeteneklerini kullanamayanlar sahip oldukları pahalı eşyalardan dem vurarak boşlukları kapatmaya çalışırken aslında herkes en çok bahsettiği değerlerin altında ezilip ufalanıyor, kendinden uzaklaşıyor ve zamanla kendini flu görmeye başlıyor. Bu flu görüntüye yabancılaştıkça ona yeni anlamlar yükleme ihtiyacı duyuyor. Ona benzemeyen her şeyi yumruklayarak kendini var etmeye çalışıyor. Bu yumruklama eylemi sadece kendi fikirleriyle övünme olarak değil, başkalarının fikirlerini küçümseme olarak da kendini gösteriyor. Bunun temelinde ise yetersizlik hissi var. Bakın, burası oldukça önemli: Ötekilerin asıl problemi yetersiz olmaları değil, kendilerini yetersiz hissetmeleri ve bunu kabullenemedikleri için de problemi gidermek adına  yanlış yöntemler uygulamalarıdır. Ötekiler, ben-olmayan’ı olumsuzlayarak kendini var etmeye çalışıyor; oysa insanın varlığı, kendini yine kendi aracılığıyla onayladığı noktada anlam kazanır. Başkalarıyla fikir çatışmasına girmek varlığı parçalara bölerek kişiyi kendisine yabancılaştırır.


Üst-insanın herhangi bir düşünceyi ele alırken izlediği yol ötekilerden tamamen farklıdır. Ötekilerin doğruladığı veya karşı çıktığı fikirlerin onun açısından hiçbir geçerliliği yoktur. Onaylanma yoluyla var olmaz. Sahip olduğu düşüncelerin kökenine cesurca inebilir ve kendi gerçekleriyle yüzleşebilir. Şöyle der: “Kendini öyle sağlam yargıla ki çıkarımların, senin hakkında başkalarından gelebilecek olası tüm eleştirilerden daha sert, daha kökten ve daha acımasız olsun.” Kişi bunu en iyi kendine yapabilir; çünkü diğerlerine yaptıkları uçup gider, ruhuna sinmiş sancıları ise döner dolaşır, yine ona kalır. Kaynağın kendisi olduğunu bildiği için tutarsızlığın karanlığındaki fikirlerle boğuşan ötekilerden farklı olarak kendisiyle barışık bir yaşam sürer. Sahip olduğu hiçbir düşüncenin doğruluğunu birilerine ispatlama ihtiyacı hissetmediği için tam anlamıyla saf bir akılla, özgürce düşünebilir. Ötekilerin fikir alanlarına ötekilerin argümanlarından ve söz sanatlarından bağımsız bir akıl yürütme ile girer. Onlara ait düşünceleri, tercihleri, beğenileri ve inançları ele alırken onların dayanak ve gerekçeleriyle ilgilenmez. Ötekilerin görüş alanında üst-insanın varlığı da tanımsızdır, çünkü kendi tekil alanını tanımlayamayan kişi kimin ne olduğunu da bilemez. Kişinin savunduğu şey, zaten onun kendinde yoksun gördüğü değerler hakkında yeterince ipucu verecektir. Ne kadar kendinden emin görünmeye çalışıyorsa o kadar huzursuzdur. Ne kadar arkadaş canlısı görünmeye çalışıyorsa o kadar dışlanmış ve terk edilmiş hissediyordur. Ne kadar kabadayılık taslıyorsa o kadar güçsüz ve ezilmiş olduğuna inanıyordur. Hırs ve haset dolu ataklar, yenilmişlik hissinden gelir. Ötekilerin öfkesi bunlardan beslenir; ruhları başarıya, paraya, övgüye ve şöhrete açtır ama bunları elde ettiklerinde bile huzursuzluk asla son bulmaz. Ben-olmayan tarafından onaylanmak gibi hatalı bir amacın kölesi oldukları sürece de böyle yaşamak zorundadırlar. Üst-insanın öfkesi ise bambaşka bir öfkedir; daha çok hayal kırıklığından gelen buruk bir öfke. Hayatın bu kadar basit olması ve insanların çok büyük bir çoğunluğunun bu basitliğin bilgisinden yoksun yaşaması üst-insanın canını sıkmaktadır. Ötekilik bir kader değil, bir tercihtir. İnsanın kendine en büyük haksızlığıdır. Ötekilerin yaşamı hiç bitmeyen ve avuntularla beslenen bir kusursuzluk arayışıdır. Üst-insanın yaşamı ise kusurların ve sınırların farkındalığıdır. Hayat beğeniler ve yargılar üzerine tartışma ile harcanacak kadar değersiz değil. İnsanın kendisi de öyle. Yeter ki bunun farkına varsın.