21 Ekim 2012

kendimdeyim













Aklımı yitirdiğim, düşlerimi katlettiğim, ruhuma sarılıp sessizce ağladığım yerdeyim. Ağlamak sadece üzüntü veya sevinç ifade etmiyormuş; bunu öğreniyorum ağlarken. Burada kimseler göremez beni. O yüzden huzuru gerçek haliyle hissediyorum, yansımalarıyla değil.


Kendimdeyim...

Burada gülmek, sevinmek, heyecanlanmak gibi olgular yok. Umut yok burada; dolayısıyla acı da yok. İçten bir kabulleniş var. Çirkin, sahte, bayat ve gelip geçici olan her şeye karşı sonsuz bir kabulleniş.


Kendimdeyim...

Yüz kaslarım yorgun, yüz kaslarım küskün. Etki-tepki, sebep-sonuç ilişkileriyle uğraşmaktan vazgeçmiş zihnim, karanlığın dinginliğiyle sevişiyor. Burada aynalar yok; çünkü aynalara gerek yok.


Kendimdeyim...

Kavramların çatışmasını izliyorum köşemde. Savaştan yorgun düşmüş bedenim karıncalanıyor. Yolda mızrağımı ve kalkanımı bıraktım da geldim kendime, onlar olmadan daha gerçeğim.


Kendimdeyim...

Zihnimi katmanlarca sarıp zehirleyen perdelerden sıyrılıyorum. Perdeler açıldıkça görüntünün özü ile görünen arasındaki farkı anlıyorum. Anlamak, görmekten daha anlamlı; biliyorum. Ama bilmek, herhangi bir şey hissettirmiyor burada. Çünkü bildiğim şey o kadar gerçek ki, hislere ve sözcüklere hiç bulaşmıyor. O yüzden anlatmak istesem de anlatamam tam olarak.


Kendimdeyim... Hepsi bu.